BAP Quarterly
Bap q spacer Bap q spacer
< back to Fiction

Yaşamın Kıyısında

by Ayla Bal


Bir akşamüstüydü, şehrin kalabalık sokakları akşama hazırlanıyordu. Şehir İstanbul’du ve bu kadar hızlı yaşayan şehrin kalabalığı korkutuyordu insanı. Bunca kalabalığın ortasında, bunca koşturmanın arasında sanki bir an duruversen kimse görmeyecek seni ve kalabalığın arasında kalacakmışsın gibi. Sanki bu koca şehirde bir insan kalabalığı vardı, birde sen. Sanki onların hepsi tek bir insanmış senin gibi ve kalabalığın içinde değilsen hep yalnızmışsın gibi. Kalabalığın içinde hissedebilsen kendini, kurtulacakmışsın yalnızlıktan, ama değilsin. Kalabalığın içinde değilsin. 

Bazen kalabalığın arasından bir yüz seçer insanlar daha önce karşılaşıp tanıştıkları bir yüz. Önce tanıdıkları yüzü hatırlamaya çalışırlar ve isimler gelir akıllarına. Birinin eli uzanır diğerinin eline, yüzler gülümseyerek karşılaşırlar. Sense, insanların karşılaşmalarını izliyorsun, karşılaşanlar el sıkışıyor, ellerine bakıyorsun, evet ellerin var senin, ama kimse uzatmıyor elini sana. İsmini hatırlamaya çalışıyorsun, evet bir ismin var senin ama kimse hatırlamak için yüzüne bakmıyor.

....

Düşünerek yürüyordu şehrin gittikçe uzayan ve uzaklaşan yollarında. Yollar kalabalıktı, insanlar daima hareket halindeydi. Kalabalığın ortasında tek başınaydı. Etrafına baktı, sanki ondan başka kimse yalnız değildi, bir yalnız olan oydu. Öylesine derin bir yalnızlık çekiyordu ki, içinden koşmak geldi birden. Koşup uzaklaşmak buradan, her yerden, herkesten, onun içinde olmadığı kalabalıktan, onu hiç kimsenin beklemediği yollardan. Ama koşmadı. Kalabalığın arasında yürümeye devam etti. Etrafındaki her şey, herkes hareket ediyordu, bunca hareketin arasında o hareketsiz gibiydi. Kendi hareketsizliğinden yorulduğunu hissetti bir an. İçinden bir şey taşmaya başladı birden. Bir acı hissi tırmandı içinde. Boğazına sert bir şey düğümlenip kaldı, gözlerine yaşlar birikti. Sanki az sonra patlayacaktı içi. Sakinleşmesi gerekiyordu, derin bir nefes aldı önce. Düşünmekten, yalnızlıktan, ve ona durmadan yalnızlığını anlatan ve hiç susmayan kafasının içindeki sesten uzaklaşmak istedi. Düşünmese, kafasının içindeki ses sussa sakinleşecekti sanki. Rayların oraya, trenlerin geçtiği yere gitmeye karar verdi. Bu şehirde kendini hissedebildiği tek yer burasıydı. Ağlayabildiği ve etrafında ona bir pislik olarak bakan insanların olmadığı tek yer. Evet ağlıyordu. Gözlerinden bir çiğ tanesi gibi çıkıyordu yaşlar ama yüzüne değince siyah lekeler halinde iniyordu aşağıya. Ellerine baktı ve elini bozuk bir musluk gibi akan gözlerine götürdü. Yüzünün sert olduğunu fark etti. Sertti ve kirliydi. Gözlerini hissetti ellerinin içinde. Annesi geldi aklına. Annesi hep gözlerinin güzel olduğunu söylerdi. Ve hiçbir zaman ağlamasına izin vermezdi. Ama ağlıyordu işte. İçinde tuhaf bir şeyler vardı. Ağladıkça yüzündeki kirler çizgi halinde temizleniyordu. Ve içinin rahatladığını hissediyordu. Bir umut vardı içinde. Askere gidecekti. Sonrada bir işe girecekti. Kim bilir belki de evlenirdi. Hepsini sırayla yapacaktı. Çok kararlıydı hepsini yapacaktı. Diğer insanlar gibi yaşayacaktı.

Evden kaçtığı günde, ta Eskişehir’den buraya geldiği ilk gün koca şehirde, İstanbul’da, boğulacak gibi olmuş buraya kaçmıştı. Annesinden sonra sığındığı tek yer burasıydı. Belki annesi gibi görüyordu burayı ve yıkık halini görmesini istemiyordu. Kendini o noktaya geri dönmüş gibi hissediyordu. Evden kaçtığı o gün burada başlamıştı o yüzyıllar süren çirkin hayata ve şimdi bura da temiz bir hayata başlayacaktı. Temiz yüzlü bir karısı ve çocukları olacaktı. Pazar günleri beraber gezmeye gideceklerdi. Etrafta ‘baba’ diye koşturan çocukları olacaktı. Tatil günlerinde onlara bisiklet sürmeyi öğretecekti. Tabi önce kendisinin öğrenmesi gerekiyordu. Aklına babasından yediği ilk dayak geldi. Komşunun şımarık oğlunun bisikletini çalmıştı, on yaşındaydı yani bundan dokuz yıl önceydi. Ama bugünden sonra her şey bitiyordu işte. Yavaş yavaş rayların üzerinde yürüyordu. Birden ayağı kaydı ve yere düştü. Ama ayağa kalkmaya çalışmadı. Öylece uzanıp kaldı rayların üzerinde. Çünkü artık emindi, her şey güzel olacaktı. Uzaktan bir gürültü duydu. Dedim ya iyi şeylerin olacağına emindi. Askerde olduğunu ve uzaktan seslenenin çavuşu olduğunu düşündü. Babası anlatırdı askerlerin sert olduğunu. Başını çevirip yana baktı ona doğru bir tren geliyordu. Göz kapaklarının üzerinde taşıyamayacağı kadar ağır bir yük vardı sanki. Kapattı gözlerini hiç bir korku hissetmeden. Yatağında olduğunu düşündü. Şimdi uyuyacaktı ve artık korkmayacaktı rüyalardan, çünkü artık umutluydu sabah her şey daha iyi olacaktı. Şimdi uyuyacaktı ve sabah uyanacaktı yeni biri olarak.

Sabah bir kaç polis geldi tren yoluna sonra da sokak çocukları. Adı neydi’ dedi bir polis. Çocuklardan biri ‘ Ali’ dedi sessizce. Sonra gazeteciler geldi, içlerinden biri tanıyordu Ali'yi ve ’ çok kararlıydı, kendine yeni bir yaşam kuracaktı artık, askere gideceğini söylüyordu' dedi.

Ekim -1998

 
Bap q logo