Back to contents

 

Zeki Demirkubuz Roportaji

BAP-Q: Sizin sinemaniz ile ilgili ya da cagdas Turk sinemasi diye adlandirilan sinema ilgili yapilan degerlendirmelerde, cogu zaman sizi cesitli kategoriler altinda tanimlamaya calisiyorlar “bagimsiz sinemaci”, “cagdas Turk sinemacisi” gibi. Siz kendinizi bu kategorilerin hangisi icinde tanimliyorsunuz ya da sinemanizi belli kategoriler icinde tanimliyor musunuz?

Z.D.: (O konuda soyle soyleyebilirim), Turkiye’de filmleri icin bagimsiz sozcugunu acikca telaffuz eden ve filmlerinin jenerigine koyan ilk yonetmen ben oldum. Daha sonra bu konuda ki fikrim degisti. Filmin ekonomik olarak bagimsiz olmasinin cok fazla onemli birsey olmadigini dusunmeye basladim. Filmlerimdeki bagimsiz kelimesi ile paranin insana bir film yaparkenki mudehalesinden bahsetmistim. Ama artik o aciklamada biraz politik bir havaya donustu. Artik soyle dusunuyorum; iyi bir film heryerden gelebilir. Onemli olan insanin ozunden birseyler cikartabilmesidir. Bugun ki ideal sinemaya dair en net tutumum bu. Kendimi de kendi halinde kendi istedigi filmleri yapmaya calisan biri olarak tanimliyorum.


Masumiyet (Innocence) 1997

BAP-Q: 90’larin sonunda sizinle yapilan bir roportajda kendinizi “amator sinemaci” olarak tanimliyordunuz. O zaman, bircok odul alan 4 filmi geride birakmistiniz. Bu amator sinemaci tanimlamasi sizin icin hala gecerli midir? Bu tanim sizin biraz once bahsettiginiz, insanin icinden geldigi gibi film yapmasina mi isaret ediyor?

Z.D.: Evet, onu kastediyorum. Yoksa, bugun filmlerimin buldugu karsilik olarak diger anlamda cok da amator olmadigi ortada. Finansal anlamda, baskalarina gore kucuk olabilir ama bana gore cok buyuk paralarin dondugu bir isi yapiyorum. Benim amator sinemaci tanimim, hic bir sinemaci rolu ustlenmeden, az once soyledigim gibi, sorun ettigim meselelere dair istedigim filmleri yapmaktir. Bu anlamda, sinemamdaki amatorluk ruhunun devam ettigini soyleyebiliriz tabi ki.

BAP-Q: Yine baska bir roportajinizda, diyorsunuz ki, “benim derdim hikayelerimi anlatmak, bunlari baska yontemlerlede anlatabilirdim ama sinema ile anlatiyorum.” Bircok ulkede cok sayida festivallerde filmleriniz gosterildi ve bircok odul aldiniz. Yani, hikayelerinizi bircok ulkeden degisik insanlara anlatabildiniz sinema yolu ile. Sizin yeteneklerinizin icinde, olabilecek edebiyat , muzik , ya da diger araclara gore, sinemanin farki ya da avantaji nedir?

Z.D.: Gercekcilik. Diger sanatlar ile karsilastirildiginda, benim su ana kadar gorebildigim fark sinemadaki gercekciliktir kriteridir. Bunu belgesel filmcilik anlaminda soylemiyorum. Bunun bir dejavantaji ise, sinema inandiricilik konusunda cok fazla affi olamayan bir sanat alanidir. Fakat, bu da anlatmak istediginiz hikayeyide, daha net bir bicimde ortaya koyma gucu veriyor. Bu yuzden, mesela edebiyatin olanaklarina gore cok daha kisitli fakat gercekcilik ozelligine gore de edebitattan daha guclu birsey.


Itiraf (Confession) 2001

BAP-Q: Edebiyat baglantisindan gidersek, filmlerinizde ki kahramanlarinizin ancak iyi bir romanda karsilasabilecegimiz uzun ve etlileyici dialoglari ve monologlari var. Benim icin filimlerinizin en guclu yanlarindan biride guclu senaryolari. Filmlerinizin hem seneristi hemde yonetmeni olarak, senaryo yazimi ve filme cekimi baglaminda, bir filmin seruvenini anlatir misiniz?

Z.D.: Bunu belirli ve standart bir surec degil benim icin. Her filmin kendine ozgu surecleri oluyor. Aslinda, ilk filmlerimde hikayeyi on plana alarak senaryoyu olusturmaya calisiyordum. Giderek bende, hikayeyi daha arka plana atip, bir mesele uzerine film yapma duygusu buyumeye basladi. Yani, bir insanlik durumu ya da yasadigimiz hayata dair bir meseleyi ele alip buna gore hikaye yazdigim da oldu. Mesela Itiraf ve son filmim Bekleme Odasi filmlerini buna ornek gosterebilirim.Ayrica, hem hikayeyi hem de bir durumu ayni anda on planda ele aldigim projelerim de oldu Yazgi gibi. O filmde, Albert Camu’nun “Yabanci (Stranger, A.B.)” romanin da ele aldigi durumu ve romanin hikayesini kendime cok yakin buldum ve romanin oykusude beni etkiledi. Gerci, romanda cok detayli bir oyku yoktu, zaten Yazgi filminin senaryosunda romandaki olguyu ve hikayeyi benim baska bir oykum ile birlestirdim. Basta bahsettiginiz roportajimda hikayelerimi anlatmak icin sinemaya basladigimi soylemistim. Simdi bu yeni bir asama kazandi, hikayeler kadar belki onlardan daha on planda da az once bahsettigim bir insanlik durumunu anlatmak ve buna gore senaryo yazmak gibi bir asamaya geldi. Sonuc olarak bu konuda butunluklu birsey soylemek zor. Yarin, kendi yazacagim ya da okuyacagim bir hikaye bir film yapmama neden olabilir. Ya da kendi yasadigim ve ya gozlemledigim bir insanlik durumuna da bir hikaye yazarak bir senaryo olusturabilirim. Tabi zaman gectikce, insanin icinde de bir takim degisiklikler oluyor. Bu surecler de zaman icinde degisebilecek seyler gibi gorunuyor bana.

BAP-Q: Hazir Camu’den ve insanlik durumlarindan bahsetmemiz bana daha once biryerlerde okudugum sozlerinizi hatirlatti. O yazida, sinemanizi hic bir yonetmenin sinemasi degil, edebiyat ozellikle Dostoyevski’nin etkilendigini soylemistiniz. Dostoyevski’yi de Yazgi filminizin esin kaynagi Camu gibi varolucularin icine katarsak, sinemanizdaki varoluscu yazarlarin etkisi ve ideolojilerin otesinde insanlik durumlarina egilmeniz sizi varoluscu sanatcilara yakin bir yere koyuyor mu?

Z.D.: Evet, koyuyor. Varolusculugun da hissedebildigim en basit ve net durum oldugunu dusunuyorum. Yani, cogu dusuncelerimin ya da ilgi duydugum bircok ideolojinin ya da insanligin urettigi sosyoljik ve kulturel degereleri gozden gecirdigim de, hic degismeyecek ve bunlarin hepsini kapsayabilecek en buyuk olgunun varolusculuk oldugunu dusunuyorum.


Üçüncü Sayfa (The Third Page) 1999

BAP-Q: Turk sinemasina donersek, art projemizin bir parcasi olarak ortaya cikan BAP Quarterly dergimizde, Yesilcam sinemasi diye bilinen Klasik/Geleneksel Turk sinemasi ile Cagdas Turk sinemasini karsilastiran bir yazi yeralmakta. Eger klasik/geleneksel bir Turk sinemasi varsa ve adina da Yesilcam sinemasi deniyorsa, bu sinema ile cagdas diye tanimlanan sizin kusaktan ya da daha onceki kusaklardan sinemacilarin filmlerini (cagdas sinemaci taniminiza bagli olarak ) karsilastirabilir misiniz? Ayrica, geleneksel Turk sinemasi ve Cagdas Turk sinemasi kavramlarini sizin icin tanimlayabilir misiniz?

Z.D.: Bu iki sinemanin taniminin yapilmasini ve karsilastirilmasini anlayabilirim. Bu benim anladigim fakat cok ta katildigim bir konu degil. Cunku, sebepleri sonucalari, kosulari birbirinden o kadar farkli seylerin karsilastirilmasi sonucunda ortaya cikacak bir firkin neye hizmet edecegine emin degilim. Bu iki kategorinin ikisine de bir bicimde ilgi duyan biriyim. Birde bunu otesinde ozel bir gerekcem var; ben sinema uzerine cok dusunen biri degilim, ve bu konuda bulunacak sonuclarin da ne anlama gelebilecegi konusunda da cok emin biri degilim. Tabi bu karsilastirmalarin yapilmasini anlayabilirim. Tabi ki, akademisligin ve sanat elestirmenliginin elbette bir anlami var. Bunu da anlayabilirim. Ancak, kisisel olarak benim icin bu karsilastirmalarin bir anlami yok. Zaten sinemayi kendi basina bir olgu olarak kabul eden biri degilim. Benim icin sinema, hayat duygusu yaratabildigi surece onemli ve hayat duygusunun arkasindan gelen bir sey. Boyle olunca sinemayi ozellestirmek gibi bir tavrim olmadi. Benim sinema konusunda ki bu tavrim ile bu tur karsilastirmalar yapmam cok saglikli sonucalar ortaya cikarmaz.

BAP-Q: O zaman birakalim bu Yesilcam sinemasin veya Cagdas Turk sinemasi kavramlarini. Turk sinemasinda sizi etkileyen, sizin taniminiza gore iyi filmler yapan ya da begendiginiz icinden geldigi gibi filmler yapan yonetmenler ve senaristler var mi? Mesela ismi sizinle birlikte sikca anilan sizin kusaktan Nuri Bilge Ceylan gibi ya da onceki kusaktan Omer Kavur gibi.

Z.D.: Benim etkilendigim bir sinemaci ya da sinemacilar yok ne Turk sinemasinda ne de dunya sinemasinda. Daha oncede bahsettigim gibi, benim en buyuk esin kaynagim bugum beni yaptigim sinemaya getiren itici gucler hep edebiyattan olmustur. Dostoyevski, Camu gibi yazarlar da bunlarin basindadir. Ben zaten kisisel olarak sinemadan cok etkilenen biri de degilim, genel olarak sinema ile oldukca mesafeli bir iliskim de var. Ama, Antonioni’den Tarkovsky’ye kadar, Breson’dan Yilmaz Guney’e kadar sevdigim, begendigim bircok sinemaci var, bende sinema yapma arzusu uyandiran bircok film var. Ama, zaman zaman cabalamama ragmen, hicbir zaman, sinemaciligi bir ust kimlik ya da bir is olarak goremedim. Ayrica, ben sinemayi teorik olarak ne okulda ne de bir entellektuel cevre icinde degil bizaat yaparak ogrendim. Bunun kendine gore bir sans oldugunu dusunuyorum. Uzun sure yonetmen asistanligi (yardimci yonetmen, A.B.) yapmama ragmen sinema yaparken bende etki olusturacak hicbir iliskim olmadi. Sevdigim yonetmenler sevdigim, bende film yapma arzusu uyandiran hayat uzerine dusunmemi saglayan filmler oldu. Fakat, boyle bir etkilesim sadece sinema ile kisitli degil, sokaktaki bir insanin yuzu bile zaman zaman benzer bir cosku uyandirabiliyor. Tabi, Turk sinemasinda begendigim bircok film ve yonetmen var. Ayrica, bu soyledigim bicimde Yesilcam sinemasini bile sevdigimi soyleyebilirim.


C Blok (Block C) 1994

BAP-Q: Bildiginiz gibi Amerika’da yasayan insanlara filmlerinizi Turk sinemasindan bir ornek olarak gostermek ve sinemanizi burada tanitmak amaci ile Bosporus Art Project olarak bir film festivali duzenledik. Amerika ile ilgili olarak, sizin Hollywood sinemasini ya da bunu disinda Amerikan bagimsiz sinemasini takip edip etmediginizi ve genel olarak Amerikan sinemasi hakkinda ne dusundugunuzu merak ediyorum. Bu konuda birseyler soyler misiniz?

Z.D.: Avrupa veya diger kitalarin sinemasinda bir ulke sinemasi olarak iliski kurabildigim pek bir ulke olmadi. Genel olarak Fransiz sinemasini begenmeme ragmen, Fransiz sinemasi ile olan iliskim icin bile boyle soyleyebilirim. Ancak, Amerika disinda sozunu ettigim diger bolgelerde, cografi ve ya ulusal ozelliklere gore degilde, o ulkelerden belli yonetmenlere duydugum bir ilgi oldu. Ornegin, Isvec sinemasini bir ulke sinemasi olarak cok bilmem ama Imgmar Bergman en sevdigim yonetmendir. Fransiz sinemasinda boyle iki uc ornek cikabilir, Polonya sinemasini bilmem ama Kieslowski benim icin cok onemli bir yonetmendir. Bir ulusal sinema olarak izledigim, ilgi duydugum ve epey bir bilgi sahibi oldugum tek sinema olarak Amerikan sinemasi var. Aslinda bu saydigim yonetmenler ve onlarin filmleri kadar, ozellikle 40’li yillardan 80’li yillara kadar ki Amerikan filmleri, ozellikle 60’li ve 70’li yillarda ki, oldukca begenirim. Bugun sevdigim filimlerin cok ciddi bir kismini da Hollywood sinemasi olusturuyor. Amerikan bagimsiz sinemasini ise cok fazla bilmiyorum aslinda, cunku o filmleri cok fazla izleme sansim olmadi. Ancak, bu sinemanin ormekleri ile degisik yerlerde teker teker karsilasiyorum. Ancak John Ford gibi beni etkileyecek kadar begendigim Amerikali yonetmeler oldu. Ayrica, ilk sorunuzda yanitlamaya calistigim, bazi insan durumlar konusunda dusuncelerime cok yakin buldugum bir sinema. Butun olarak degil ama ideal ornekleri ile, bicimsellikten arinmis dramatik sinemayi dunya da en iyi becerdigine inandigim bir sinema. “Hours” gibi son yillarda sinema alaninda beni en sasirtan filmlerin ozellikle Avrupa sinemasindan cok Amerika’dan ciktigini da soyleyebilirim. Bu konuda oldukca onyargisiz biriyim aslinda, nefret ettigim filmlerin yaninda cok iyi filmlerinde yapildigi bir sinema.

BAP-Q: Son olarak buradaki izleyicilerinize bir mesajiniz var mi? Olmak zorunda degil ama hep sorulur ya bende sormak istedim.

Z.D.: Ozellikle son bir iki yildir Amerika’da belli insanlarin cabalari ile filmlerimin bazi gosterimleri oluyor ve olacakta onumuzdeki gunlerde. Gercekten bu beni bir bakima cok heyecanlandiriyor. Soyledigim gibi ben sinemaci ust kimligine sahip , bunu hissede ya da isin bu yonu ile ilgili biri degilim. Burada kendi halimde, kendi kucuk odamda, dunyamda tasarladigim filmlerin bu kadar uzak yerlerde izlenecek olmasi, bana heyecan sozcugunun de aciklayamadigi tuhaf bir duygu veriyor. Ve yeni filmler yapma arzusu uyandiriyor.

BAP-Q: Tesekkurler zamaniniz icin.

Z.D.: Ben tesekkur ederim.


Aydın Bal